13 Mart 2011 Pazar

Robin Hood'da Bizi Görecek mi?

Merhaba tekrardan…
Bu yazımda son zamanlarda aklıma takılan bir konudan bahsedeceğim size. Hatta şimdi aklıma geldi; bu konuyla ilgili bir anket bile oluşturabilirim.
Öncelikle konuya bir giriş yapayım. Konu; kahramanlar. Nasıl kahramanlar? Bildiğimiz kahramanlar; Superman, Robin Hood, Dünyayı Kurtaran Adam, Badman, Spiderman, Ninja Turtles, Hayalet Avcıları ve Uçan Adam Sabri Bey.
Aslına bakacak olursanız, ilk olarak aklıma takılan kahraman Robin Hood olmuştu. Robin Hood’u hepimiz biliriz, severiz, takdir ederiz. Bu genç aynı bizim kapkaç çetesi elemanlarından Erdoğan, oto teyp hırsızı Kemal gibi biri. Bizim dediğime bakmayın, yani ciddiye alıp nerden tanıyor demeyin sakın, çünkü tanımıyorum, bu söylediğim isimler tamamen hayal ürünü kişilerdir, sadece yazımı süslemek için uydurulmuşlardır. Her neyse, bu Robin’in hırsızlığı öyle basit bir hırsızlık olarak tanımlanamaz. Robin soyacağı kişileri özenle seçen, önceden plan yapıp hırsızlık yapan organize suç örgütünün lideridir. Fakat dedim ya öyle basit hırsızlık değil diye, basit bir örgütte değil tabii ki. Kısacası bu örgüt zenginden çalıp fakire dağıtan bir kahramanın örgütü, bu örgüt Robin Hood’un sosyal yardımlaşmayı kendi çapında ilke edinmiş bir örgüt. Herşeyden önce mahrumu mağdur etmemeyi şart koşan tavrı ve bununlada yetinmeyip; yaşlı, dul ve yetime yardım ve yataklık etmeyi şeref saymış kişiliği vardır.
Şimdi bu adam günümüzde yaşasa diye düşündüm biraz, biz fakirler çok desteklerdik sanırsam adamı. Yürü be abi, kim tutar seni, şapkandaki kuş tüyüne gurban naraları atardık, gariban babası falan olurdu gözümüzde. Ama sonuç olarak enselendiği vakit, mahkemede hırsızlık suçundan ve iyi hal göz önünde bulundurularak 10 yıl falan yatardı sanrsam. Allah kurtarsın Robinciğim, iki dakikada infaz kararını aldım kusur arama lütfen.
Evet biz fakirler hep sevdik bu Robin’i. Çizgi romanken de, çizgi filmken de, sinema filmiyken de. Zaten hep sevilmiştir kahramanlar. Peki, benim en çok merak ettiğim ve bu nedenle yazmaya başladığım konu şu; tamam biz fakiriz kabul ediyorum, tamam Robin bir hırsız (eminim o da kabul ediyordur), bu Robin zenginden çalıp fakire dağıtıyor bu da tamam. Peki gerçek hayattaki bu zenginler Robin Hood’u seviyorlar mı? Hepinizin “Nasıl?” dediğini duyar gibiyim. Kimse demedi mi? Yok yok dedi, biri “Nasıl?” dedi.
Yani şöyle; bu zenginler Robin Hood’u okudular, izlediler falan filan, eee;  sonuç ne oldu? Sevdiler mi Robin’i ? Yoksa vay eşşooolu diyerek kenara mı çekildiler? Bana %88 ikincisi oldu gibi geliyor.
Şöyle düşünerek yorumlayalım konuyu, zenginsin, haftasonu kız arkadaşını alıp bir filme gidiyorsun, filmi izliyorsun, bir kahraman var, bu kahraman fakirlere yardım edebilmek için hırsızlık yapıyor, kendisinin hiçbir çıkarı yok ama sen filmi izlerken otoparktaki arabana kelebek camından girip, 2,5 saat içinde parçalayıp yedek parçacıya satıyor ve elde ettiği parayla yumurta, yağ, un, bakliyat, kömür falan alıyor ve fakirlere dağıtıyor. Şimdi sen bu hırsızı seviyormusun zengin olarak? İşte tam anlamıyla ben bunu merak etmiştim.
Biraz önce de fikrimi açıkça söyledim, bence %88’i sevmiyor bu adamı. Fikrin neden böyle diye düşünenleriniz var gibi. Şu açıdan bakabiliriz konuya. Normal hayatta Robin Hood karakterinin gerçek olmasının mümkünatı yok denecek kadar az. Sonuç olarak kimse de kimse için Robin Hood olamaz. Geriye tek bir çare kalıyor, bu işin gönüllü bir şekilde yapılması, gönüllülükten kastım hırsızlığın değil, yardımların zenginler tarafından gönüllü bir şekilde yapılması.
Ama görüyoruz ki birileri gecede on adet emekli maaşını bir gece kulübüne bağışlayabiliyorken, birileri de etrafını umursamadan, saygısızca sokakta yatabiliyor. Hatta köpeğine 3000$’lık toka takan, insan sevgisini aşmış, hayvanlara bile yaklaşık 6 aylık asgari ücret tutarında kozmetik yardımını esirgemeyen sevgi pıtırcıkları bile var. Ama bunun yanında paylaşmayı bilmeyen, yattığı kartona bir köpek yanaştımı kovalayanlar da var. Kısacası eşek evladı Robin diyenlerin ortalaması bunun için %88 diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Şimdi beni bu yazımdan dolayı zengin düşmanı olarak tanımlamayın lütfen. Kimsenin malında mülkünde gözümüz de yok çok şükür. Sadece Robin Hood’u zenginlerin sevip sevmediğini merak ettim, hepsi bu.
Bir de, uzun zamandır aklımda bir konu var. Yani, yazmaya kalksan yazı olmaz, unutmaya çalışsan beyninden gitmez bir konu. Bu Arçelik firmasının Çelik isimli robotu ilk çıktığında ne sevimliydi. Birde son birkaç reklamdır hobi edindi kendine, fotoğraf falan çekiyor. Aslanlara kaplanlara gel pisi pisi diye yaklaşan, mahallede durun kavga etmeyin kardeşsiniz oğlum siz diyen abilerin babacanlığına sahip sevgi pıtırcığıydı bu Çelik. Ne olduysa olmuş son reklamında; orangutanmı, gorilmi türünü tam bilemediğim maymun tipli bir hayvana bozuk atıyor. “Üç saattir seni bekliyorum be”, işim gücüm var seninle mi uğraşıcam ben, edaları falan. Anlamadım Çelik, neyin peşindesin. Piyasada ki durgunluğun gerginliği mi bu? Bilemedim bu tavrının nedenini. Biz stres atarsın diye hobi edindirdik sana, sen gerim gerim geriliyorsun. Sakin ol, keskin sirke küpüne zarar Çelikciğim, böyle gergin olursan oksitleniverirsin Alimallah. Allah devrelerine zeval vermesin.
Neyse Çelik konusunu da zihnimin köşelerinden yazıya döküp rahatladım. Birdahaki 250 gramlık kelimelerimde görüşmek üzere hoşçakalın.

Ülen bir yazı yazayım dedim, yazıyı yayınlamadan Acun Ilıcalı Yetenek Sizsiniz Engelliler Özel” adı altında bir yardım toplama programı hazırlamış. Demek ki bu gün %22’lik kısım harekete geçmiş. Bir de; televizyonu açtım Cem Yılmaz ile telefon bağlantısı kurmuşlar, Acun o bilindik sunumlarından birini yaparak “ Evet hattımızda Cem Yılmaz var” dedi. Bir an sanki telefonu bana bağlamışlar gibi hissettim. Ne güzel olurdu Cem Abi ile konuşmak. Tabi ben konuşamazdım herhalde.
Bir anekdot daha söyleyip yazımı kapatacağım. Biraz önce trenden indim, koltuk arkadaşım görme engelli biriydi. Anadolu Haber gazetesinde çalışırken, yemekhanede sürekli karşılaştığım Anadolu Üniversitesi personeli bir abiydi bu arkadaşım. Perondan istasyonun kapısına kadar eşlik ettim kendisine, istasyon labirent gibi olduğu için. Maddi yardım yerine geçermi acaba?

10 Şubat 2011 Perşembe

Menekşe Canavarı ve zavallılar

Yine ben…

Bu gün size öncelikle menekşe canavarından bahsetmek istiyorum. Menekşe canavarı bildiğimiz menekşe çiçeğinin dış görünüm özelliklerine sahip fakat insanlar için son derece ölümcül olan bir zehirli yapıyı da içinde barındıran bir bitki türü. Göz alıcı renklerinin arasında en çok rastlanılan rengi sarı ve mordur. Bu kısa tanımımdan bu menekşelerin insanlar için ne kadar zararlı bir bitki olduğunu anlamışsınızdır.

-Kafamda canlanan olay buydu.
-Ne zaman?
-Bu gün.

Tamam daha açıklayıcı oluyorum. Eskişehir’den İzmit’e gitmek için evimden çıktım, istasyona doğru gitmekteydim.  Krallara layık kahvaltımı yapmak için yoldaki simitçiye uğradım ve aldığım simidi kemire kemire  yoluma devam ediyordum ki, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğünce görevlendirilmiş bahçıvanların yol kenarını süslemek amaçlı saksılar diktikleri menekşeleri gördüm. Aslında o yol boyunca doluymuş menekşeler ama benim gözüme saksısından çıkartılıp yere atılan menekşeleri gördüğümde  farkındalık hissi uyandırmışlardı. Evet o şarkıda bile geçen benzetmedeki gibi bir masum mor menekşe ağlıyordu. O an da beynimde bu yukarıdaki menekşenin tanımı canlandı. Sanki menekşeler küçük saksılarını çatırdatırcasına büyüyor, o güzel görünen mor yapraklarıyla insanları saniyenin onda biri hızda yutuyorlardı ve duyarlı insanlar tarafından aynı hüzünlü son yaşanmaması için köklerinden sökülüp bu babam için, bu anam için bu da yuttuğun tüm masum insanlar için dercesine yere fırlatılmışlardı.

Şimdi diyorsunuzdur bazılarınız, ulen yolda yatan evsizleri bu kadar umursuyor musun? Senin bünye fotosentez yapmaya başlamış ondan bu duygusal yaklaşımın falan filan… Yok öncelikle bitki merakımı, sevgimi ve o yüce botanik bilgimi anlatayım size cevap olarak.

Ben çiçekleri severim bu bir. Çok merak ederim kokularını, özellikle nargile de, bu iki. Üçüncüsü de o engin botanik bilgimin özlerini daha kapsamlı anlatacağım şimdi.

Benim engin botanik bilgim yaş ve boyut bakımından küçük olduğum zamanlara dayanıyor. Mesela lale çiçeğini hep sevmiştim küçüklükten itibaren. Papatyanın doğallığını diyeceğim ama hepsi zaten doğanın hediyesidir, saçma bir cümle olabilir diye farklı bir cümle kuracağım. Papatyanın kendine öz doğallığını çok sevdim diyerek toparlayayım. Örneğin ben lale çiçeğini seviyorum, ilk okuldan lise dönemime kadar resim dersleri dahilinde lale çiçeğini çizmişliğim vardır. Örnek veriyorum nasıl? İşte yandaki gibi. Lise dönemimin sonlarında, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, İzmit’imizin çevresini güzelleştirmek amaçlı diktiği lale çiçeklerini gördüğümde  kendimle alakalı olarak hayal kırıklığı yaşadım. Bu lale çiçekleri benim çizdiğim lalelerden daha güzel, benim çizdiğim lale falan değilmiş, geometrik çizgilerle oluşturulmuş bir çiçek türüymüş. İşte o engin botanik bilgim bu kadar büyük.


Hatta o laleleri çok beğenmiş ve bir tanesini alıp evimde yetiştirmeyi bile düşünmüştüm. Ama kendime güvenemeyip, ulen yakalanırsak birine, hırsız gözüyle bakarlarsa bana, zarar veriyorum diye ceza keserlerse diye düşünüp, caymıştım hatta su koyuvermiştim beynimin derinliklerindeki o düşüncede. Anlayacağınız çiçekler hakkında genelde güzel kokulu olduklarını, bazılarını yiyebildiğimizi ve içebildiğimizi, görüntülerinin genelde güzel olduğunu, fotosentez yapabilmek için güneşe döndüklerini ve birkaç biyoloji dersinden kalan özelliklerini biliyorum. Yani botanik hakkında hiçte engin bir bilgim yok anlayacağınız üzere.

Bu haince yapılan çiçek katliamındaki hassasiyetimin o anlık bir his olduğunu, yoksa o menekşelerden daha değerli varlıklara da acımasızca arkamızı döndüğümüzü biliyorum ve o hassasiyeti yaşasam da elimden bir şey gelmeyişinin ezikliğini üzerimde hissediyorum.

Şu anda birçok yazımı yazdığım yerde trendeyim yine, ve daha önceki bir yazımda rahatsızlığımı belirttiğim gibi karşılıklı bir koltuktayım. Karşımda yine bir teyze var ve bu teyze de meraklı ama gazete üzerinde bu merakı. Gazete sayfalarını hunharca savuruyor oradan oraya. Ama bu hunharca tavırlar sanırsam iki koltuk kadar uzaklıkta oturan 1-2 yaşlarında ki bebeğin şımarık ağlayışından dolayı. Çünkü tüm vagon olarak bu şımarık ağlayıştan sıkılmış durumdayız. Hatta bebeğin annesi de dahil bu sıkıntı eylemine. Bazen düşünüyorum, bebekler dertlerini anlatmak için ağlamasalar da, göz falan mı kırpsalar, ya da ne bileyim parmak falan şıkırdatsalar daha az çekilmez olurlar sanırsam. Ama yapacak bir şey yok yaradılış böyle, böyle lazım gelmiş, böyle olmuş. Hem bende ağlamışımdır herhalde böyle çekilmez bir şekilde. Ama eminim daha az ağlamışımdır bu çocuktan.

Bu arada yine yerimden hiç memnun değilim, fakat bu seferki daha çok günledir çektiğim nedenini bilmediğim, yakın zamanda MR sonucuna mutakip öğreneceğim diz ağrısından olsa gerek, çünkü şuanda sol dizimi hissedemiyorum. Hatta bu şekilde devam edersem yolculuğa, bir daha hissedemeyeceğim gibi bir düşünce dolaşıyor beynimin kıvrımlarında.

Başka bir konu da, mezun olmama iki varmış, yaşasın. Son güz dönemimin final sınavları mükemmel geçti diyebilirim. İktisat bölümü benden böyle bir performansı hiç görememişti. Hatta nefret ettiğim bu bölüme karşı ufak tefek bir şeyler hissediyorum artık. İki var dediğim konu da şu, sadece iki dersim kalmış mezun olabilmem için. Bu dersleri de verdiğim takdirde mezuniyetimin yegane temeli bu iki derse kalmış durumdaymış. Mışlı-mişli konuşuyorum çünkü Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğrenci işlerinden sorumlu sevgili abim Halil Uçar’ın sayesinde öğrendim bu mutlu haberi ve şu an memleketime dönüyorum.

Az kaldı TSK, bünyene katılmak için koşar adımlarla, yani o seksenli yılların postacılarının edasıyla yanına yaklaşıyorum. Bekleyin beni. Yani TSK beklemesin, yani katkım diğer askerlerden çok farklı olmayacak. Yazılarımı bekleyin de diyemem, bildiğim kadarıyla ablam arkadaşıyla okuyormuş bir de Bahadır Ayhan isimli gizli hayranım. Tabi ki şaka hayranlık söz konusu bile değil hatta tiksiniyor benden diyeceğim o da saçma olacak. Kadim dostum, sevgili ortağım, yakın arkadaşım diyerek toparlayayım. İyice saçmaladım sanırsam, beni beklemeyin diyerek kurtulayım. Herkese iyi günler efenim.

28 Aralık 2010 Salı

Çok Özele İnmeyiniz!!!

Yazıma birkaç farklı şekilde başlamaya çalıştım.
Olmadı…
Bu şekilde başlayayım dedim içimden.
Baktım ki yeni yazılarımı heyecanla beklemiyorsunuz, bende yazmaya devam edeyim dedim. Bazen, yazarken şizofrenik duygulara kapılıyorum, sanki birileri okuyor yazılarımı diye. Aslında çok da şizofrenik değilmiş anladım. Google amcanın böcekleri okuyormuş ez azından. Tabi yazdıklarıma anlam verebiliyorlar mıdır bilemem.
Son yazdığım yazının sonunda bir laf etmişim hunharca, “Bu arada sevgili özel güvenlikçi arkadaşlar, sizden nefret ediyorum. Hemen hemen hepinizden.” diye.
Neden böyle bir söz ettiğim aklıma geldi okurken, buna da bir açıklık getireyim dedim.
Canım ülkemde yeni bir oluşum sayılır özel güvenlikçilikçikcikcik. Eskiden yoktu yada zabıta idi adları onların. Mesela ben seka lojmanlarındayken kapıda olurdu zabıta amcalar. Günün her saati çay olurdu kulübelerinde. Şimdikiler öyle değil bellerinde kelepçeye kadar her türlü alet edevat var. Sanki kelepçe takmaya hakkı varmış gibisinden. Birde jopları olur tüm ihtişamıyla. Bir nevi özel güvenlik şarj aleti gibidir o jop. Kullanma hakkı yoktur o jopu. Bir olay cereyan ettiğinde elleri jopa gider şarj veya deşarj olurlar anında.
Gelgelelim benim ne alakam olur özelle, güvenlikle yada hepsiyle. Arada oluyormuş demek ki.

Episode 1
Nedense bu geldi aklıma bölümlere ayırmak için olayları. Türk Dil Kurumu tependen baksın sana İngilizce.
Bir dil kursuydu yanlış hatırlamıyorsam. Sevgilimi alacaktım kurstan. Hava soğuk ve yağmurluydu. Çıkmasına takriben 1 ders saati kadar bir süre vardı ve ben yapacak bir şey bulamayıp kursun önünde beklemeye başlamıştım. Türk insanı işte yapacak bir şey bulamadı mı etrafına bakınır, içten içe yorum yapıp durur kendince. Aynen bu tanımlamalardan fırlamışçasına dikiliyordum oracıkta. İlerleyen dakikalarda kursa gelen öğrencilerin üst kata çıkabilmek için nüfus kağıtlarını, kaba tabirle kafa kağıtlarını güvenliğe bıraktıklarını gördüm. Olay daha başından ilginç gelmeye başlamıştı şahsıma. Dakikalar ilerliyor öğrenciler geliyor gidiyor. Nüfus kağıtları havada uçuyor. Daha sonrasında bir sakinlik çöktü ve artık öğrenci gelmiyordu. Ama gözüm nedendir bilinmez özel güvenlik kulübesine takılmıştı. İçeride ki tipler gülüşüyorlar, birbirlerine bir şey gösterip dudak büküyorlar falan. İnsanın başına ya meraktan yada meraktan gelirmiş dercesine bende o merakla neye bakıyorlar da gülüşüyorlar dedim içimden ve konumumu biraz daha değiştirip ellerindekine bakmak istedim.
Evet konumum müsait ve görebiliyorum. Pembe kağıt üzerine yazılmış yazılar, imzalar, mühürler, kağıdın üzeri PVC kaplı ve fotoğraf var birde. Evet bunlar nüfus kağıtlarıydı, hem de bayan nüfus kağıtları. Bir an beynim durmuş olmalıydı, ne yaptıklarını, neden sıra sıra baktıklarını anlayamadım. Dudak bükmeler gülüşmeler, beğenme ifadeleri falan. Kafamda çanlar haykırırcasına birbirine vurmaya başladı o anda. Evet motor yağ yakıyordu artık. Bir çare olmalıydı. Mantığım sakin ol derken, küfürle karşılık verdi bedenim ve içeri daldım. İlk sorum mantık çerçevesinde değildi sanırsam.
-Ne yapıyorsunuz siz?
Ö1. Ö2.-…..!!!?????
-Nüfus kağıtlarıyla ne yapıyorsunuz?
(Sanırsam basıldıklarını anlamış olmalılar. Çünkü cevaplar ardı ardına ve alakasız bir şekilde çınladı koridorda.)
Ö1. – Kağıtları topluyorduk.
Ö2. – Benim kuzenimin nüfus kağıdı vardı da onu arıyoruz.
-Deminden beri sizi izliyorum, ne yapıyorsunuz siz ya?
Ö1. – Ya sıraya koyuyoruz kağıtları, çıkışta karışıklık oluyor diye.
- Neyin sırasına koyuyorsunuz ulan, neye göre sıralıyorsunuz.
Ö1. – Doğum tarihine göre sıralıyorduk.
(Sıçıp ta böyle sıvayan görmedim ben hayatımda.)
-Ulan delirtmeyin beni, sen nereden biliyorsun milletin doğum tarihini, yüzüne bakınca mı anlıyorsun ulan bunu.
Ö1. – Bakın beyefendi, düzgün konuşunuz.
(O an ne beyefendiyim ne de düzgünüm ne de başka bir şey. O an sinirliyim, o an bir sonraki kelimemi, adımımı, hareketimi hiç tasarlamıyorum kafamda. Önüme çıkma özel güvenlik ezerim senin beynini bir böcek gibi.)
-Ne düzgünü ulan, başlatma düzgününe.
(Bu dakikadan sonra kelimeler kifayetsiz kalmıştır. Karşı taraf üç kişiydi ve onlarda benim sert tavrımı sertlikle bastırma çabası içerisindeydiler. Gözlerim tüm keskinliğiyle olacakları görse de umuruma gelmeyen tavrımla üçünü de titretmiştim oracıkta. Bütün kurs bizim sesimizi dinlemiş oracıkta. Olayın vahametini anlayan güvenlikçi Ö1. İyice sertleşip üzerime yürüyordu. Geri adım atmadım ve olaya şahit olan birkaç kişi aracılığıyla herhangi bir darp olmadan ben dışarı çıkmıştım. Tekrardan izlemeye koyuldum. Sinirime hakim olamıyordum. Böylece ortada kalamazdı bu durum. İçeri tekrardan girip müdürün nerede dedim ve şikayet edeceğimi anladı. İlk dakikalarda ıkındı sonra ferahça söyledi yerini. Çünkü aklına müdürün dışarı çıktığı gelmişti. Aşağı indiğimde dalga geçen bir edayla süzdü beni. Sakın kurtuldum sanma dedim ve xxx özel güvenlik firmasının telefonunu çok rahat bulabilirim dediğimde, gözündeki korkuyu istemese de yansıtıyordu. Bir sürü araştırma şikayet vs. ilk olayım böylece kapanmış oldu.
O andan itibaren kılımdır zaten Özelini tartakladığım güvenlikçilere.

Episode 2
Tekrardan bir eğitim yuvası önü ve tekrardan sevgilimleyim. Üniversite öğrencisiyim fakat şuanda gireceğim üniversite başka bir üniversite ve misafir olarak giriş kartımı almak için çok hoşlandığım özel güvenlik kulübesinin önündeyim. Ziyaretçi kartımı alabilmem için iki prosedür var. İlki kimliğimi oraya teslim etmek, ikincisi misafiri olduğum kişinin KİMLİK BİLGİLERİNİ bildirmek.
Kimliğimi teslim etmiştim ve kız arkadaşımda kimlik bilgilerini alacakları için cüzdanı açarak, cüzdanın şeffaf kısmında bulunan kimliği çıkartmadan güvenliğe cüzdanını uzattı. Fakat cüzdanı almak istemeyen güvenlikçi kimliği çıkartır mısınız dedi. Daha sonrasında kız arkadaşım, cüzdan şahsi bir eşya olduğundan almak istemediğini düşündüğü için, önemli değil bu şeklide alabilirsiniz gibi son derece iyi niyetli ve temiz bir tavırla cevap verdi. Fakat karşılık olarak “anlamıyor musunuz ya çıkartın dedim şu kimliği” diye bir cevap duyunca, benim motor yine yeni yeniden yağ yakma durumuna geçmeye başlamıştı. Ama bu sefer daha sakin bir tavırla, “kötü bir niyetle söylemedik, bu sert tavır niye”, diye sakin bir tonla cevap verdim. Bu sırada kız arkadaşım kimliğini çıkartmış ve uzatmıştı.
Ö1.-Kimliği çıkartın dedim siz ne yapıyorsunuz.
-Bakın hanımefendi güzellikle söyleyebilirsiniz bunu, kime ne sebeple sesinizi yükseltiyorsunuz siz.
(Arka tarafta bizi izleyen diğer güvenlik ayağa kalktı, yavaşça cama yaklaştı ve o anda ipler gerilmekten tel tel ayrıldı ve en nihayetinde koptu.)
Ö2. – Sen kimle konuşuyorsun böyle? Al kimliğini, almıyorum seni içeriye.
(İlk etapta güldüm)
-Sen kimsin beni almıyorsun, bana birde burada artistlik yapıyorsun?
Ö2. – Hikmet bey arkadaşı uzaklaştırır mısınız.
-Çek elini senin böyle bir hakkın yok, bana dokunamazsın.
Tekrardan sinirliyim, Son derece sakin, iyi niyetli bir tavır karşısında, böyle bir tepki ile karşılaşmıştık. Benim gözüm tekrardan güvenlik müdürünü aradı ama ulaşamadım. Daha sonrasında kız arkadaşım okula girdi ve merkezde bulunan güvenlik müdürüne olayı aktardı. Ben kapının önünde beklerken güvenlik kulübesine bir telefon geldi ve o braveheart bir anda kediye döndü ve savunma yazmak üzere merkeze doğru yürümeye koyuldu. Bana telefon eden kız arkadaşım kaydını buradan telefonla yaptılar girebilirsin içeri dediğinde, ziyaretçi kartımı zafer kazanmışçasına o çok agresif bayan güvenlikçiden ezici bir tavırla aldım ve içeride karşılaştığım braveheart a ziyaretçi kartımı, hani almıyordun beni içeriye, hani nerede o edalar dercesine, gözüne sokarcasına ona doğru sallaya sallaya kız arkadaşımın yanına gittim.
Şimdi anlaşılmıştır özel güvenliklere olan sinirim, nefretim. Siz kendinizi Şerif mi zannediyorsunuz da bu hareketleri yapıyorsunuz diye seslenmek istiyorum, sevgili özel güvenlikçi artist arkadaşlara. Ne oldum delisi değil öncelikle adam olun.
Şimdi fark ettim de hala çok sinirliyim ve sevmiyorum özel güvenlik arkadaşları. Bazıları niye genelleme yapıyorsun diyordur içinden eminim. Benim alakalı olduğum 3 özel güvenlikten 2 si böyle çıktı benim suçum yok.
İyi olan özel güvenliklere sesleniyorum, aranızda böyle artistler varsa, artist ne arar la kulübede, içinizde lütfen öğütün bu tarz insanları. Kraldan çok kralcı, güvenlikten çok artist olamayın.

Bu arada, Behzat Ç. abimin bir yorumu var konuyla ilgili, aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

Mutluyum Türküm Diye!!!

Nereden başlasam dökülmeye bilemedim. Saatlerimiz 23.55 i gösteriyor. tarih 12.10.2010 Yer Haydarpaşa’dan gelip Bilecik, Bozuyük, Eskişehir, Ankara istikametine giden Anadolu Ekspresi. Hayatımdaki birçok Anadoludan biri. Birçok derken mesela Anadolu lisesi, Anadolu Üniversitesi, Anadolu Haber Gazetesi, Eskişehir Anadolu Gazetesi ve Anadolunun güzide şehirlerinden "Canım" Eskişehir.

Aklımda uzun zamandır bir konu vardı,

Neydi?

Sanırsam şizofrenik bir iç ses yaşıyorum yine.

Türk milletinin kendisiyle övünebilmek için her şeyi konu edinmesi yada daha farklı bir bakış açısıyla bakıp söylersek, Bu ancak bizim Türklerde olur mantığı.

Ne ilginçtir bende çok yapmışımdır bu muhabbeti. Hatta kendimle özdeşleştirip yapmışlığım bile vardır. En nihayetinde tipik Türk erkeği modülüne sahip bir mahlukum bende.

Örnek verecek olursak bu ancak bizde olur abi! sendromuna, en yakın zamanda yaşadığım bir olayı anlatabilirim. Minibüs içerisindeyim ön koltukta oturuyorum, yani muavinlik makamına erişmiş durumdayım istemesem de. Evet birçoğumuzun başına bu gelmiştir ve birçoğumuzun aklından bu ancak Türklerde olur şeklinde bir düşünce geçmiştir. Genel anlamıyla baktığımızda canım milletim böyle saçma sapan bir şeyden bile kendine pay çıkarıp, kendinin farklı olduğunu anlatıyor kendisine.

Peki neden?

Bende bilmiyorum neden olduğunu, belki üzerinde araştırma yapılabilecek bir konudur, belki de benimde bu konuyu böylesine ciddiye almam yine aynı mantıkta bir yaklaşımdır.

Olsun!

Nasıl bir yaklaşım olursa olsun, beni rahatsız etmiş bir kere, yazmazsam rahat edemem.

Ben şu durumu anlamıyorum,

Adamın biri Ferrari’ye tüp taktırmış!!!

Eeee...

Kim miş???

Almanya'da bir Türk.

Helal olsun ona. Bizde bununla gurur duyarcasına birbirimizle paylaşıyoruz kulaktan kulağa.

Bir nevi ağlanacak halimizden kıçımıza bakma emrini alıyoruz.

Ne anladık peki bu işten? Bu adam iyi yaptığı için mi anılıyor milyonların dilinde, yoksa yaptığı işin Guinness rekorlarında yer alabilecek bir hareket olduğundan mı kaynaklı. Hakarete mahal vermek istemedim siz anladınız ne rekoru olduğunu.

Ben, benim ülkemin tüm olaylara karşı bu mantık çerçevesinde yaklaşımda bulunduğunu düşünüyorum ve bu mantık sebebiyle kaybeden durumda olduğumuzu fark edemediğimizi sentezliyorum.

Hemen Örnek verelim ufaktan ufaktan.

2008 Avrupa Futbol şampiyonası. Hala tüylerim ahenkle diken diken oluyor. Tek bir maçı değil bir kaç maçı son saniyede geri çevirdik veya kazandık. Tüm dünyada futbol otoritelerinin gözü kulağı Türkiye maçına kitlendi. Olağan üstü maçlar çıkarıyorduk arka arkaya. Şimdi 2008 Avrupa Kupasını izleyen tüm Türklerde şöyle bir kanı var eminim. Ne oynamıştık be!

Maalesef hiç iyi oynamamıştık aslında, sadece şansımız yaver gitmişti ve aslında kupayı alamamıştık yine yeni yeniden...

Yine yeni yeniden ilk beşte olmakla gurur duymuştuk ve hala duymaktayız da aslında.

Belki anlatmak istediklerimin çoğunu özetledim bu örnekte.

Zaten uykumda geldi.

Yazım bitti.

Yazasım bitti.

Yakında aklımdaki diğer konuyu yazıp ekliyorum yazılarıma bir yenisini.

Bunu saymayız yenisini bekleriz tadında bir yazı olmasa da anlattım derdimi, hafif bir rahatlama oldu içimde.

Bu arada sevgili özel güvenlikçi arkadaşlar, sizden nefret ediyorum. Hemen hemen hepinizden.

29 Ağustos 2010 Pazar

Ciddi anlamda: Kodummu Oturturum!!!

İlk yazımı yazdığımın üstünden aylar geçmiş. İkinci yazımda söylemiştim. Birazcık tembelim diye, yazı sıklığımdan anlaşıldığı üzere. Aslında yazı yazmamla da pek anlaşılacak bir durum değil bence. O günlerden sonra çok şey değişti aslında hayatımda. Mesela o günlerde sevgili ev arkadaşım Akif vardı.


Ne oldu?

-Korkacak bir şey yok. Vatani görevini ifşa etmek için artık çok uzaklarda.

Sonra ne oldu?

-Bir şey olmadı. Kira ağır geldi, Erasmuşlu bir arkadaş edindik yerine. Sevgili Litvanyalı kardeşimiz, okunuşuyla Ayvaras. Sessiz sakin bir çocuktu. Çocuktu? Evet, çünkü onunda memleketine döndüğünün 2. haftası falan oldu. Hatta lunapark manzaralı odamdan ayrılışımın da 2. haftası oldu. Evet 1. senesini doldurduktan birkaç ay sonra evden ayrılmış bulunuyorum.

Şimdi tek başımayım. Tek odası olan muazzam bir lüksle donatılmış evimdeyim. Bu lükse düşkünlüğümden değil, Eskişehir’deki stüdyo tarzdaki evlere yüklenilen saçma sapan imajdan dolayı, baktığım yaklaşık 60 küsür evin hepsi aynıydı. Gelgelelim kiraları farklı farklıydı. Şimdi müfredatta mıdır bilinmez mantık dersi gibi bir açıklama getirelim şu kira işine. Aynı muhitte baktığım 30 adet daire. Hepsi yaklaşık olarak aynı özellikte. Size birkaçından söz edeceğim. Farkı kendiniz görün. Tam bir reklam sloganı gibi oldu. Farkı fiyatında!!!

İlk olarak benim çıkmak zorunda kaldığım, hatta bırakıldığım 3+1 olan dairemin kirası 450 tlydi. Ortalama olarak iyi bir fiyat oturduğum muhitte. 3 arkadaş, 150 tl kelle başı, iyi iyi.

Tek başıma bir eve çıkacağım, normal olarak masraflar artacak. Hiç bir taşınmaz sahibinin, benim gözümün yaşına… çok ağır bir laf oldu, ne ağlayacağım be, cümleyi kesemin sıkıntısına bakmayacağını çok iyi biliyorum sözleriyle bağlayayım. Artık işimde yok. Sevgili emekli babam hala benim yüzümden çalışıyor, onun katkılarıyla tutacağım bu yeni evi.

Anlaşılacağı gibi 150 tlden biraz fazla olacağı su götürmüyor hiçbir yana. Tamam sistemini sevdiğimin ülkesinde buna da tamam. En nihayetinde ev bakmaya başladım.

İlk ev, ilk heyecan.

-Merhaba iyi günler!!!

-Ehi günlerrr.

-Immgg ben kiralık daire ilanınız için aramıştım. Fiyat öğrenmek istiyordum??? (heyecanlanmışım)

-Evet canım, öğrenci misiniz?

(Bir düşüneyim… Ben şimdi öğrenci miyim? Yaşıtlarımın çocukları var, okul bitmiş, iş güç sahibiler, arabaları var, hem de Honda, kıskançlıktan değil sadece güzel araba, 5 yılda 15 tane farklı işte çalışmış durumdayım, bütün hepsi branşım dışında, yeni meslek edindim; tasarımcıyım, 5 yılda 8. evimi arıyorum hem de tek başıma, Ekonometriden kaldım bu nedenle bir dönemim daha uzadı, senene len öğrenciyim, değilim. Ne olacak öğrenciysem bu sana daha rahat geçirme imkanı mı sunacak. Bunun için mi bu telkin? Cevap veriyorum A canım diyen yumuşak diline gurban, rahatça geçirebilirsiniz, öğrenciyim. Ama bir yuva kurayım burnunuzdan getirmezsem ne olayım.)

-Evet öğrenciyim.

-Nerede okuyorsunuz?

(Allahım terliyorum, saatlerdir sokak sokak geziyorum ev sahibinden fazla sayıda bulunan emlakçıların, bir kira bedeli azabından sıyrılabilmek için güneşin o kavurucu sıcağında, ev sahibi adayının sorduğum soruya verdiği cevaba hazır cevap bir tavır takınmak istiyorum. Ama ya kira uygunsa?)

-Anadolu Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İktisat Bölümü öğrencisiyim.

(Akademik olsun ki adam sansınlar. Halbuki daha diplomasını almamış işsiz adayıyım desem tam yeridir.)

-Eveeet, güzel.

(Bre insafsız, güzelde kontör döküldü bitti. İnat etme çıkar baklayı dilinle damağının arasından, daha aranacak 59 tane aday var, evini tutacağım sadece, Allah korusun kızını istemedim ki.)

-Teşekkürler, dairenin kirası ne kadar acaba?

-Şimdi biz 450 tl istiyoruz, bir kira bedeli de depozito.

-Evet. (Ne dedi len o? 450 mi dedi. Satılık ilanımıydı ki o? 1+1 değil mi oğlum bu ev? Bakayım, 1+1 o ne len 450, heeeee ben yanlış aramışım, morkıç hesabı bir şey bu, 450 tl veriyorsun her ay 10 yılda ev senin oluyor. Yok ya Eskişehir’den niye ev alayım ki ben. Depozito ne ki? Normal kiralık ev len bu. Anam anam, boğazı görüyor olmalı ondandır.)

-Teşekkürler, iyi günler.

(Telefon anında kapatılır. Çünkü 450 tl kirası olan dairenin köntörüde çok düşüyor.)

Bu aramadan sonra yaklaşık 30 adet telefon görüşmesi daha yaptım. Sonuç olarak elimdeki ev sahibi numaralarının yanında, maksimum 550 tl, minimum 350 tl kira + depozito yazıyor.

Sanırsam bu gerçekten bizim suçumuz. Bir şekilde bu fiyatları ödeyen insanlar var ve ev sahipleri bu cüreti kendilerinde görüyorlar.

Şimdi P ise Q dediğimiz zaman, ben 450 tl kirada 3+1 evde 3 kişi kalıyorum, tek başıma 1+1 eve minimum 350 tl kira verdiğimde ben insan mıyım?

Evet insanım sanırsam. Hem de sinirli, kazıklanmış duygusunun yoğunluğunu ense kökünde hisseden bir insanım. 2 haftaya yakın bir zaman diliminde sokak sokak ev aradıktan sonra, 325 tl kira vermeyi kabullenmiş bir insanım. Şimdi o evde yazı yazan, 325 tl nin hakkını vermek için her köşesine ayak basmaya çalışan bir insanım. Henüz doğal gaz aboneliğini 260 tl depozitosu olduğu için yaptıramamış bir insanım, internet borcunu ödemediği için interneti olmayan, buzdolabında sadece su ve mayonez olan, sallama çayla mide dolduran, babasını hala çalıştırmak zorunda bırakan, sevgilisini dersleri nedeniyle bekleten, sevdikleriyle arasında 250 km mesafe bırakan, arkasına baktığında 5 senelik periyoda üzülen, seçme sınavında iyi yerleştirilen, yerleşirken mutlu, yerleştirildikten sonra pişmanlık duyan, mezun olmayı bekleyen, beklerken düşünen, düşündükçe küçülen, küçüldükçe sığışamayan, sığışamadığı şehirde kalmak istemeyip o şehirde ev tutan, sevgili Umut Sarıkaya’nın çizdiği mutsuzluk karikatürlerindeki mutsuz, umutsuz, kahvaltı yaparken ekmeğine su dökülen, yazdığı yazıyı silerken kağıdı yırtılan, Jack’in dışlanmışlık hissi olan, yaşlanmış bir gencim ben.

Ne bunaltılı bir yazı oldu. Diğer yazılarımdakinden fazla bahsettim kendimden. Halbuki olayları yazmaya çalışıyorum ben, olayların içinde süzülen karakteri karikatürize ediyorum bir nevi. Eminim ki benim yaşadıklarımın kat ve kat fazla beterini yaşamış insanlar çoktur. Yazıyorum yaşadıklarımı, beter bir hayata sahibim, çok kötü durumdayım diye değil, sadece şakalaşıyorum yaşadıklarımla ama bir şeyler söylüyorum boşa gitmesin. Boşa dönmesin wordün harf sayacı diye. Bitirelim yazıyı artık. Uyku vakti geldi de geçiyor yamacımdan, yaz saati uygulaması başladı okulda, anlayacağınız üzere yaz okulu, erken saatte dersler. Mezuniyete adım adım yaklaşıyorum ama koşmak şuan için benim gayem. Öğrencilik neymiş anladım, yeni heyecanları tatmak için gün sayıyorum. Sevgili TSK bünyene kabul et beni, kısa dönem şafağı saymak için ter dökeceğim sınavlarımda. Yaktın beni Mustafa Hoca, yaktın beni ekonometri, yaktın beni iktisat, yaktın beni yüksek yerleştirme birimi, yaktın.

Yeni bir güne merhaba!

Son yazdığım yazıyı okudum üzerinden epeyce bir zaman geçmiş. Sanırsam her konuda olduğum gibi yazma konusunda da tembelim. İnsanın kendini tanıması ve kendisiyle barışık olması, karşısındaki insanları ne kadar sinir etse de güzel bir şey bence. Yani tembellik güzel değil kendini tanımak güzel bir şey. Bu cümlenin sonuna teknolojinin bize getirdiği en büyük faydalardan biri olan, benim çocukluğumda çöp adam olarak adlandırdığımız tipin yan duran ve modern olan halini yerleştirmeyi çok isterdim.
-Eeee ?

-Niye koymadın?

-Niye koymak istemedin?

Niye koymak istemedim? Çünkü zaten gayri resmi olan yazılarımın iyice cılkını çıkartıp msn yazısı haline çevirmek istemedim. Bu açıklamadan sonra çok mu değişik bir şey oldu? Hayır. :)

Neyse yine, yeni, yeniden, dağıttım daha konuya başlamadan. Bu yazımda yaklaşık 45 gündür, takriben 1,5 aydır çektiğim eziyetin mimarlarını size gururla sunacağım.

Nedir bu çektiğim çile?

Öğrencilik hayatında çalışmak güzel bir şeydir. Az da olsa seviyorsan yaptığın işi tadından yenmez hale gelir. Ben 2 yıl boyunca üniversitemin gazetesinde sayfa tasarımı bölümünde çalışmış ve bundan oldukça keyif almış bir eski gencim. Çalışmayı sayın devlet büyüklerimizin koyduğu bir yasayla bırakmak zorunda kaldım. Çalışmayı bırakmak zorunda kaldığım için üzüldüm mü?

-Hayır… Evet!..

-Neden?

Çünkü 2 yıl boyunca çalıştığım gazeteden çıktığımda nihayet öğrenciliğimin gereklerinden biri olan ders çalışma işleminin ne kadar gerekli olduğunu anlayacak ve biran önce mezun olabilmek için bu çalışmaları hızlandıracaktım. Öylemi oldu peki?

-Evet, oldu.

Fakat içimdeki sayfa tasarımcı yine tembellik yapıp saat 12-1-2’ye kadar uyuduğum günlerden birinde, saygıdeğer hocam ve eski yazı işleri müdürümün beni telefonla arayıp yerel bir gazetede iş var ilgilenir misin? diye sormasıyla tekrardan canlandı. Heyecanlanmıştım, tekrardan çalışacaktım, fakat özel sektörün böyle olduğunu ben nereden bileyim? Nasıl bilmezsin, bal gibide biliyordun. Evet biliyordum nelerle karşılaşacağımı. Sigortasız bir iş teklifi, 450TL maaş ve en önemlisi öğle yemeği yok. Aslında daha da önemlisi hiç tatil yok. Deliye her gün bayram misali.

Ve görüşmeler sonunda sadece 100TL kopartıp maaşımı 550TL’ye çektim. Evet işe başlıyordum. Hatta başladım, hatta başladım kullandığım programın eski çalıştığım programın sürümünden düşük olması ve eski çalıştığım yerdeki cillop gibi MAClerin yerinde pısırık PClerin oturuyor olması, F klavyenin üstünde kuğuların uçuşması, çok zorlanıyorum. Sanki ilk defa PC görmüş gibiyim. Halbuki hayatımda MACler sadece o gazetede kullandığım aletlerdi. Evimde PC kullanıyorum, şuanda olduğu gibi. Fakat o program açıldığında, haber metinleri, spotlar, başlıklar, fotoğraflar, resolation ayarları, pdf ayarları, renk açma, dekupe, o tütün kokulu tasarım odasında bir şeyler oluyor bana. Kafam hep f klavyede ve soldan pencere kapatmalı macosX işletim sisteminde. Çok mu iyi kullanıyorum macosX’i ?

-Hayır!

Fakat ilk olarak tasarımı böyle öğrenmişim ve iki yıl boyunca o koca pırıl pırıl G5 kasaların yanında duran o zarif, şimdilerin tabiriyle slim klavye ve en köşede f tuşu, buna alışmışım ben. Yapamıyorum, ctrl tuşu oynar başlıklı olmuş bir klavyeyle. Mükemmel bir hızda çalışan iki adet tasarımcı oturuyor arkamda, sanırsam ctrl tuşunun akibeti çözümleniyor kafanızda. Ben bu hızı şöyle tanımlayayım. Ablalar tasarımı yapıyor, sigara yakıyor, içiyor, bitiriyor ve anca bilgisayar yapılan işlemleri o sigaranın söndürülmesi sonunda algılıyor ve komutları yerine getiriyor.

Yavaş yavaş eziliyorum, küçülüyorum klavye seslerini duydukça, q klavye bana kıs kıs gülüyor sanki, bu ne narin dokunuş bebem dercesine.

En nihayetinde ilk ayımın sonlarına yaklaşırken sadece 2 gün tatil yapabilmiş olmamın gerginliği üzerimdeyken hızımı fark ediyorum. Artık q klavye benden korkuyor, oldukça agresifim ona karşı. Günde 5-6 sayfa yapıyorum 12 sayfalık gazetede, 3 tasarımcı olmamıza rağmen. Evet alışmıştım artık bu tempoya fakat ruhum bedenimin dışına çıkmak istiyor, o da ne, sıkılıyor muyum?

-Hem evet hem de hayır.

Başında da söylemiştim yazımın, seviyorum çok olmasa da bu işi fakat çalışma ortamı, insanlar, tavırlar, derslerimin ağırlaşması, artık istemiyorum burada kalmak. Sanırsam bırakacağım. Derslerim benim için bu zaman aralığında çok önemli. İki yılımı verdim hem de seve seve, üniversitedeki gazeteme. Fakat ne oldu, bir çok dersimden kaldım, yaz tatillerimi hiçe saydım, sevdiğim insanlarla daha az birlikte oldum fakat elimde öğrendiklerimden başka ne kaldı? İşi bıraktığıma dair imza attırıldığım a4 boyutundaki bilgisayar çıktılı kağıt.

Şimdi başta da dediğim gibi 45 gün oldu çalışmaya başladığım. Yani maaşımı alalı 15 güne yakın bir zaman olmuş olmalıydı. Peki ne oldu dersiniz? “100TL”

Yani o ıkına sıkına arttırmak için çabaladığım 450TL’yi arttırdığım miktarı alabildim hem de maaş günümün üzerinden 15 gün geçmesine rağmen avans olarak.

Şimdi sinirleniyorum. Ülen ben size avans verdim 15 gün sen kimin avansını kime dillendiriyorsun. Verin kardeşim benim paramı. O kadar emek döktüm ben. Kıçı kırık sandalyenizde benim belim büküldü. Duymuyor muyum ben yaptığınız reklam anlaşmalarınızın miktarlarını. Hangi yüzle para yok kasada diyebiliyorsunuz? Sevgili özel sektör temsilcileri sizi. Şuanda anladığım kadarıyla bana muhtaçsınız. (Çokta mütevaziyim.) Çünkü benden önce aldığınız tasarımcı, en son bana soru soruyordu, bunu nasıl yapabiliriz diye. Yazı işleri müdürünüz yetişemiyor tasarıma ve yıldırdığınız eski tasarımcınız kapınızdan geçmek istemiyor. Sizi terk etmek istiyorum. Sizin beni 15 gündür yolda bıraktığınız gibi bende sizi yolda bırakmak istiyorum. Ama paramı yani emeğimi verin istiyorum, sizi öyle bırakacağımı anladınız değil mi? Bunun için zaten bu para yok nameleri. Yarın paramı 7. kez isteyeceğim. Normalde emeğimi yedirtmem kimselere ama eğer vermezseniz, Allah ile kulun arasına girmem bir adım dahi. Anlamışsınızdır umarım.

Şimdi siz yazımı okuyan ve bir anlam çıkarmaya çalışan sevgi kelebekleri, size sesleniyorum. Çalışıyor musunuz bilmem, fakat çalışmıyorsanız benim düştüğüm şu hatalara düşmeyin. *Bakınız alttaki cümle.

1- Özel sektörde işe girecekseniz, sigortanızı isteyin.

2- Özel sektörde işe girecekseniz, maaşınızı konuşun ve kesin olarak belirleyin.

3- Özel sektörde işe girecekseniz, maaşınız için sözleşme yapın.

4- Özel sektörde işe girecekseniz, işvereninizden utanmayın. Çünkü o sizden daha utanmazdır.

5- Özel sektörde işe girecekseniz, tatil günlerinizi kesin olarak konuşun ve fazladan çalışabileceğiniz günler için ek mesai ücretlendirmesini talep ediniz.

6- Özel sektörde işe girecekseniz, bir daha düşünün, kamuda paranız peşin veriliyormuş.

7- Özel sektörde işe girecekseniz, girmeyin. Elinizi kaptırmak, kolunuza, kolunuzu kaptırmak, gövdenize, gövdenizi kaptırmak tüm vücudunuza ve en sonunda ruhunuza mal olabilir.

8- Bun elde etmek isteyenlerden uzak durun ve elde edilmek üzere olanları uyarın.

Sonlara doğru biraz sert oldu, sanırsam şuan ki ruh halimle alakalı.

Gelgelelim çoğu vatandaşımızın bildiği bir sözle yazımızı bitirelim.

İşçinin hakkını alnının teri kurumadan veriniz. ( Hz. Muhammed (S.A.V.)


26 Ağustos 2010 Perşembe

Sevgili TCDD...

Yarışmaya Eskişehir’den katılıyorum. Yarışmacı arkadaşlardan nefret ediyorum.


Bugüne kadar birçok yazı yazılmıştır tren yolculuklarıyla ilgili şu anda bende trenden seslenmek istiyorum size ama sesim kısık bu simgeleri kullanarak kendimi ifade etmeye çalışıyorum.

Yazımı yazmaya başladığım şu saniyelerde tren bir durakta durdu ve ben o klasik bakışı attım neresi len bura. Söyleyeyim bilmiyorum. İçeriye fena bir balata kokusu sindi genizim yandı gitti. Neyse konu dağılmasın gerçi konuya giriş yapamadım daha. Tren ne ilginç bir şey, sürekli bir hareket var, kondüktörler bastı vagonu şimdi de.

Yazıma gelince, neden yazmaya başladım? Neden mi? Bilmiyorum! Canım yazmak istedi.

Tren yolculukları genelde hoş anılarla anılır fakat benim 5 yıllık öğrencilik hayatımda çok azı zevkli geçti. Ya koltuğumdan kalkmayan yaşlı bir amcayı buldum karşımda yada aldığım simit-ayrandan kazık yedim. Daha birçok şey yazabilirim bunlara benzeyen ufak ama sıkıcı sorunlar. Ya ben çok sıkılganım yada başkaları çok rahat. Bilemiyorum bunların nedenini. Gelgelelim bugün daha sabahtan başladı terslikler. Sabah 08.40’ta olan trenimi geç uyumam ve sonucunda uyanamamam nedeniyle kaçırdım. Saat 10.30 sularında hayata mutlu bir uyanışla başladım fakat saati gördüğümde gözlerimi kırpıştırma gereği duydum. İnsan inanmak istemiyor sanırsam böyle durumlarda, halbuki saat 10.30 ve hala saniye ilerliyor. Üç adet alarm kurmama rağmen (biri apartmanın girişine koysan yangın alarmı görevini ifşa edebilecek olan, annemin dedesinden bana kalan saat.) uyanamadım. Neyse sonrasında yeni bir bilet yeni bir umut 12.55’te olan trenimi beklerken yine uyudum ama bu sefer kaçırmadım treni. Tren yolculuklarında uyumak güzel olur benim için, bu nedenle de, hep tekli koltukları seçerim. Yeni bir metot geliştirmişler www.tcdd.gov.tr sitesinde. Bilet alırken soruyor; karşılıklı koltuk ister misiniz? diye. Tabiî ki hayır. Ama karşımda teyze simit yiyor!.. İlginç değil mi? Sanki her şeyi seçme hakkımız olmuş gibi bu hayatta büyük bir konfor örneği gösteriyor TCDD.

-İstiyor musunuz?

–Hayır.

–Olsun, size piyangodan teyze çıktı.

Hem de simit yiyen teyze. Oturduğum andan itibaren sürekli bir etkinlik halinde olan teyze. Başlayan yağmura, ilk defa yağmur görmüş gibi, ağzı açık bakan, gelene geçene yorum yapan, yolculuğun ilk 30 dakikasında telefonla iletişim kuran teyze. Peki niye ben? Bende o vagondaki 60 kişiden biriyim, bir matematiksel işlemin, bir olasılık probleminin baş kahramanı neden ben? Kahraman dediğime de bakmayın sakın, totomun kahramanı. Sol tarafıma da gelen ağabeyimizin bir uzvu Nokia n90 olmuş ayrılamıyor. Ve ilginçtir sanki teyze yetmemiş sana birde ben döneyim iyice kasıl, yazıda yazama dercesine bana dönük.

Teyze köprü gördü yaşasın. (Tren köprüden geçti sadece!..) Ama birebir olarak bir çocuk merakıyla örtüşen bir tavır. Çok takıldım galiba bu teyzeye ama ne yapayım ben. Sarı gazozla bisküvi yiyor şimdide. Diyorum ya sürekli bir etkinlik var. Birisi dese ki;

-Vagonda piknik yapalım mı? Teyzemin cevabı;

-Mangalı yakayım mı? olur.

Ben gerçektende bazı olaylarda lanetlendiğimi düşünüyorum artık. Aslında rahat bir insanımdır fakat çekingenliğimde vardır. O nasıl oluyor demeyin, oluyor işte. Sinirliyimdir çok çabuk sinirlenirim fakat nezaketimi bozmak istemem, yüzgöz olmamak için elimden geleni yaparım. Belki bugün kondüktöre; “ağabeyim bu bilette karşılıklı koltukla ilgili ne yazıyor?” Sorusunu sorsaydım bana yer ayarlamak isteyebilirdi hatta-belki de bulabilirdi ama bu durumda teyze onu istemediğimi düşünebilirdi, hiç alakam olmaz, yerine genç bir bayanın oturmasını tercih edeceğimi düşünüp suratıma bakabilir aynı fikri kondüktörle paylaşabilirdi.

Aslında düşünseler ne olacak ki? Ben burada bir daha görme olasılığım çok düşük olan insanların, benim hakkımda düşünebilecekleri karşısında tüm konforumu terk ediyorum, üzerine sıkıldıkça sıkılıyorum. Başka bir deyişle vücuduma ve ruhuma haksızlık ediyorum. (Çünkü ayaklarım totomla birleşmek üzere!)

Ülkem insanı! Görmüş geçirmişliğin bu kadarı. Konudan ayrıldım fakat iyi giyimli sol tarafımda oturan beyefendi blackberrye benzeyen nokia telefonunu çıkarttı ve dışarıdaki yağmurlu manzarayı resmetmek için çaba gösterdi. Fakat camların buğulu olması ve trenin hızına yetişemeyen örtücü ayarı nedeniyle marsın şirince köyüne benzer bir görüntüyü resmedebildi. Ardından büyük bir zarafetle telefonu kılıfına yerleştirdi. (sadece gözüme takıldı ne yapayım.)

Benim asıl konuma dönecek olursak şimdi ben ne yaptım 4 saatlik yolculuğumda? Teyzeyle karşılıklı oturdum, ayaklarımı kendime çektim, solumda oturanlara baktım, simitçiyle göz göze geldim, kondüktöre bilet uzattım ve bu sıkıntılara gıkımı çıkartmadan katlandım. Eğer koltuğum istediğim gibi bir yerde olsaydı ne olurdu; teyzeyi görmezdim solumdakileri de, büyük ihtimalle simitçiyi de. Çünkü uyuyor olurdum. Kötümü olurdu? Hayır sere serpe uyur, uyandığımda istasyona gelmiş olurdum ve kimseyle muhatap olmazdım. Ama ya teyze ne olurdu o farklımı olurdu acaba bir başkası için beklide çok tonton bir teyze, beklide kıl olan benim. Bilgisayarımı açmasaydım teyze benimle muhabbet etmek isteyebilirdi, ama ben yine muhabbet etmekten kaçacaktım. (simitçi iniyormuş bu arada, tüm vagona bildirdi bunu.)

Yinede kendimi seviyorum, bir daha görmeyeceğim insanlarla muhatap olmak, bu rahatsız duruma katlanmak zorunda değilim. Teyze yine dikeldi. (artık gülümseyerek karşılıyorum)

İstediğimi yapmak istiyorum diye güzel bir cümleyle yazımı tamamlarken tüm TCDD yolcularına mutlu ve huzurlu yolculuklar diliyorum.