10 Şubat 2011 Perşembe

Menekşe Canavarı ve zavallılar

Yine ben…

Bu gün size öncelikle menekşe canavarından bahsetmek istiyorum. Menekşe canavarı bildiğimiz menekşe çiçeğinin dış görünüm özelliklerine sahip fakat insanlar için son derece ölümcül olan bir zehirli yapıyı da içinde barındıran bir bitki türü. Göz alıcı renklerinin arasında en çok rastlanılan rengi sarı ve mordur. Bu kısa tanımımdan bu menekşelerin insanlar için ne kadar zararlı bir bitki olduğunu anlamışsınızdır.

-Kafamda canlanan olay buydu.
-Ne zaman?
-Bu gün.

Tamam daha açıklayıcı oluyorum. Eskişehir’den İzmit’e gitmek için evimden çıktım, istasyona doğru gitmekteydim.  Krallara layık kahvaltımı yapmak için yoldaki simitçiye uğradım ve aldığım simidi kemire kemire  yoluma devam ediyordum ki, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğünce görevlendirilmiş bahçıvanların yol kenarını süslemek amaçlı saksılar diktikleri menekşeleri gördüm. Aslında o yol boyunca doluymuş menekşeler ama benim gözüme saksısından çıkartılıp yere atılan menekşeleri gördüğümde  farkındalık hissi uyandırmışlardı. Evet o şarkıda bile geçen benzetmedeki gibi bir masum mor menekşe ağlıyordu. O an da beynimde bu yukarıdaki menekşenin tanımı canlandı. Sanki menekşeler küçük saksılarını çatırdatırcasına büyüyor, o güzel görünen mor yapraklarıyla insanları saniyenin onda biri hızda yutuyorlardı ve duyarlı insanlar tarafından aynı hüzünlü son yaşanmaması için köklerinden sökülüp bu babam için, bu anam için bu da yuttuğun tüm masum insanlar için dercesine yere fırlatılmışlardı.

Şimdi diyorsunuzdur bazılarınız, ulen yolda yatan evsizleri bu kadar umursuyor musun? Senin bünye fotosentez yapmaya başlamış ondan bu duygusal yaklaşımın falan filan… Yok öncelikle bitki merakımı, sevgimi ve o yüce botanik bilgimi anlatayım size cevap olarak.

Ben çiçekleri severim bu bir. Çok merak ederim kokularını, özellikle nargile de, bu iki. Üçüncüsü de o engin botanik bilgimin özlerini daha kapsamlı anlatacağım şimdi.

Benim engin botanik bilgim yaş ve boyut bakımından küçük olduğum zamanlara dayanıyor. Mesela lale çiçeğini hep sevmiştim küçüklükten itibaren. Papatyanın doğallığını diyeceğim ama hepsi zaten doğanın hediyesidir, saçma bir cümle olabilir diye farklı bir cümle kuracağım. Papatyanın kendine öz doğallığını çok sevdim diyerek toparlayayım. Örneğin ben lale çiçeğini seviyorum, ilk okuldan lise dönemime kadar resim dersleri dahilinde lale çiçeğini çizmişliğim vardır. Örnek veriyorum nasıl? İşte yandaki gibi. Lise dönemimin sonlarında, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, İzmit’imizin çevresini güzelleştirmek amaçlı diktiği lale çiçeklerini gördüğümde  kendimle alakalı olarak hayal kırıklığı yaşadım. Bu lale çiçekleri benim çizdiğim lalelerden daha güzel, benim çizdiğim lale falan değilmiş, geometrik çizgilerle oluşturulmuş bir çiçek türüymüş. İşte o engin botanik bilgim bu kadar büyük.


Hatta o laleleri çok beğenmiş ve bir tanesini alıp evimde yetiştirmeyi bile düşünmüştüm. Ama kendime güvenemeyip, ulen yakalanırsak birine, hırsız gözüyle bakarlarsa bana, zarar veriyorum diye ceza keserlerse diye düşünüp, caymıştım hatta su koyuvermiştim beynimin derinliklerindeki o düşüncede. Anlayacağınız çiçekler hakkında genelde güzel kokulu olduklarını, bazılarını yiyebildiğimizi ve içebildiğimizi, görüntülerinin genelde güzel olduğunu, fotosentez yapabilmek için güneşe döndüklerini ve birkaç biyoloji dersinden kalan özelliklerini biliyorum. Yani botanik hakkında hiçte engin bir bilgim yok anlayacağınız üzere.

Bu haince yapılan çiçek katliamındaki hassasiyetimin o anlık bir his olduğunu, yoksa o menekşelerden daha değerli varlıklara da acımasızca arkamızı döndüğümüzü biliyorum ve o hassasiyeti yaşasam da elimden bir şey gelmeyişinin ezikliğini üzerimde hissediyorum.

Şu anda birçok yazımı yazdığım yerde trendeyim yine, ve daha önceki bir yazımda rahatsızlığımı belirttiğim gibi karşılıklı bir koltuktayım. Karşımda yine bir teyze var ve bu teyze de meraklı ama gazete üzerinde bu merakı. Gazete sayfalarını hunharca savuruyor oradan oraya. Ama bu hunharca tavırlar sanırsam iki koltuk kadar uzaklıkta oturan 1-2 yaşlarında ki bebeğin şımarık ağlayışından dolayı. Çünkü tüm vagon olarak bu şımarık ağlayıştan sıkılmış durumdayız. Hatta bebeğin annesi de dahil bu sıkıntı eylemine. Bazen düşünüyorum, bebekler dertlerini anlatmak için ağlamasalar da, göz falan mı kırpsalar, ya da ne bileyim parmak falan şıkırdatsalar daha az çekilmez olurlar sanırsam. Ama yapacak bir şey yok yaradılış böyle, böyle lazım gelmiş, böyle olmuş. Hem bende ağlamışımdır herhalde böyle çekilmez bir şekilde. Ama eminim daha az ağlamışımdır bu çocuktan.

Bu arada yine yerimden hiç memnun değilim, fakat bu seferki daha çok günledir çektiğim nedenini bilmediğim, yakın zamanda MR sonucuna mutakip öğreneceğim diz ağrısından olsa gerek, çünkü şuanda sol dizimi hissedemiyorum. Hatta bu şekilde devam edersem yolculuğa, bir daha hissedemeyeceğim gibi bir düşünce dolaşıyor beynimin kıvrımlarında.

Başka bir konu da, mezun olmama iki varmış, yaşasın. Son güz dönemimin final sınavları mükemmel geçti diyebilirim. İktisat bölümü benden böyle bir performansı hiç görememişti. Hatta nefret ettiğim bu bölüme karşı ufak tefek bir şeyler hissediyorum artık. İki var dediğim konu da şu, sadece iki dersim kalmış mezun olabilmem için. Bu dersleri de verdiğim takdirde mezuniyetimin yegane temeli bu iki derse kalmış durumdaymış. Mışlı-mişli konuşuyorum çünkü Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğrenci işlerinden sorumlu sevgili abim Halil Uçar’ın sayesinde öğrendim bu mutlu haberi ve şu an memleketime dönüyorum.

Az kaldı TSK, bünyene katılmak için koşar adımlarla, yani o seksenli yılların postacılarının edasıyla yanına yaklaşıyorum. Bekleyin beni. Yani TSK beklemesin, yani katkım diğer askerlerden çok farklı olmayacak. Yazılarımı bekleyin de diyemem, bildiğim kadarıyla ablam arkadaşıyla okuyormuş bir de Bahadır Ayhan isimli gizli hayranım. Tabi ki şaka hayranlık söz konusu bile değil hatta tiksiniyor benden diyeceğim o da saçma olacak. Kadim dostum, sevgili ortağım, yakın arkadaşım diyerek toparlayayım. İyice saçmaladım sanırsam, beni beklemeyin diyerek kurtulayım. Herkese iyi günler efenim.